Tragedya Nedir?

Klasik tanım olarak tragedye yüceltilmiş sözlerle konuşulan, yüceltilmiş bir kahramanın iyi bir durumdan kötü bir duruma düşmesiyle seyircinin korku ve acıma duygularına yönelmesi ve böylece entelektüel arınmaya gittiği oyun türü olarak belirtilmektedir.  Çağdaş tanım olarak ise sıradan bir kişinin gerçekçi bir çevre içinde toplumsal çelişkilerini hissetmesiyle ortaya çıkan bir oyun türü olarak tanımlanmaktadır.

Tragedya sözcüğü Yunanca  tragoidia’dan gelir; tragos ( keçi ) ve oidie ( türkü ) sözcüklerinin birleşmesiyle “ keçilerin türküsü ” anlamında kullanılır. Dionysos şenliklerinde koro tanrının ona bağlı kölelerini simgeliyordu. Tanrının çevresinde hep doğanın yabancı güçlerini temsil eden teke ayaklı satyrler bulunduğu için ilk başlarda, koro da satyrlerin biçimine giriyordu.ilk dönemlerde, korodaki oyuncular teke derileri ( tragoi ) giyerek oyun alanına çıkıyorlardı. Tragedya türü de tragosların şarkılarından doğmuştur.

Tragedye türünün en eski tanımına Aristotales’in Poetika adlı yapıtında rastlarız. Bu tanıma göre tragedya ağır başlı ( ciddi ) bir hareketin taklididir, anlatılmaz, canlandırılır, farklı bölümlerinde  farklı vezinler kullanılabilir, seyircide korku ve merhamet gibi heyecanlar uyandırarak bu heyecanları tüketir. Bugün elimize ulaşmış en eski tragedye örnekleri olan yapıtlara baktığımızda , tragedya denilen etkinliğin M.Ö. V. ve IV. yüzyıllarda dinsel törenin bir bölümü olarak yer aldığını, giderek açık hava tiyatrolarında oynanmak ve seyradilmak üzere yazılan bir tiyatro yapıtına dönüştüğünü, koro şarkılarından ve dramatik bölümlerden oluştuğunu, konusunu söylencelerden ( efsane ) aldığını, tek bir olay çevresinde toplanan ve sonu genellikle yıkımla biten acıklı bir öykü, uyaklı ve tartımlı bir biçem içinde canlandırıldığını görürüz. Elimize ulaşmış az sayıda tragedyanın üç usta yazarı Aiskhylos, Sophocles ve Euripides’dir.

Tragedyenın konu kaynağı Yunan şiirinin de kaynağı olmuş olan efsanelerdi. Kendisinden sonra gelen yazarların bitmez tükenmez hazinesi olan Homeros efsaneleri güzel bir üslüp içinde tekrarlanmıştı. Ancak dram sanatı, bu efsanelerden yepyeni biçimde esinlendi. Efsaneler geleneksel bir süsleme sanatı gibi, tekrarlanmanın batağına tam düşecekken, dram sanatı bu efsanelere yeni bir soluk getirdi ve geniş bir ufuk açtı. Çünkü efsanelerde idealize edilerek ya da süslenerek anlatılan olaylar ve bu olayın içindeki kahramanla dram sanatı yoluyla Atina halkının özelliği ve tavrı olmuştu. Efsaneler yoluyla önemli gerçekler üzerinde duruldu. Yunan tragedyasının özellik gösteren düşünce düzeyinden biri “ gururlanma günahı ” ve bu günahın kaçınılmaz cezasıydı. Grekler bu cezayı tanrıça Nemesis’e bağlarlardı. Nemesis başarıları ve sürekli zenginlikleri yüzünden tanrıları unutan insanların kırbacı, onları cezalandıran bir yüce güçtü. Yunana seyircisi için hiçbir şey gurur kadar kahramanını kötü bir duruma düşmesindeki acıya, gölge düşüremezdi.

Yunan tragedya yazarları, oyunlarında tekrar tekrar bu günah-ceza kavramları üzerinde dururlardı. Ancak antik tragedyadaki günah kavramı bugünkünden değişikti. Bazen günah hafif olur unutulurdu, bazen günahı işleyen farkına bile varmazdı, bazen günahı işleyen cezaya çarptırılan değil, onun babası ya da atası olurdu. Targedya kahramanları günahlarından dolayı vicdan azabı çekmezlerdi.

Yunan tragedyasının yapısı konuşmalı ve şarkılı bölümlerle kuruludur. Konuşmalı bölümler üçe ayrılır:

Progolos, yani başlangıç. Koronun ortaya çıkmasından önce söylenen bölümdü. Oyun üzerine bazı açıklamaların yapıldığı yerdi. Bu bölüm yalnız bir kişi tarafından seyirciye doğru söylenirdi. Bir çeşit anlatıcı bölümüydü. Bu başlangıç bitince koro oyun alanına girer ve oyun bitinceye kadar kalırdı.

Epeisodion’lar: Bunlar koronun şarkıları arasındaki bölümlerdi. İ.Ö. V. yüzyıldan itibaren her oyunda üç epeisodion’ un olması bir kural durumuna geldi.

Eksodos, tragedyanın bitişiydi. İlk dönemlerde koronun dışarı çıkması sırasında söylenen lirik bir şarkıydı.

Orta çağ sonlarında tiyatro, gene dinsel bir törenin bir parçası olarak yeniden canlandıktan, laik bir karakter kazanarak geliştikten sonra da konusunu ciddi bir tavırla işleyen, seyircisini duygusal olarak etkileyen oyunlara tragedya denildi. Özellikle Fransız Klasik döneminin tiyatro kuramcıları, tragedya ve komedyanın birbirinden farkı üzerinde önemle dururlar. Aristatales’in, bu türlerin kaynaklarının, amaçlarının farkını belirtmiş hatta komedya yazarları ile tragedya yazarlarının farklı kişilikte insanlar olduğunu iddia etmiş olması, düşünürlere bu konuda esin ve cesaret vermiş olmalıydı. Oysa Shakespeare gibi, Lope de Vega gibi büyük yazarların böyle kesin bir tür ayrımına uymamış, tragedya kurgusu içinde güldürücü öğelere yer vermiş oldukları   görülür.

On sekizinci yüzyılda tiyatro dağarına konusunu gene ciddi bir bakışla ele alan ve seyircisini duygulandırarak etkileyen yeni bir tür eklendi ve bu türe duygusal dram ya da burjuva dramı denildi. Tragedyadan farklı bir tür adının dram ortaya atılması tür tanımı sorununu yeniden gündeme getirmiştir. Antik Yunan yazarlarının, Rönesans ve Klasik dönem yazarlarının oyunlarına verilen tragedye adı , bir çeşit kazanılmış hak olarak bu oyunların tür adı olarak kalmıştır. Fakat daha sonra yazılan oyunların hangilerine dram,hangilerine tragedya denileceği ancak bu türlerin sınırlarını belirleyecek kesin tanımlamalar yapıldıktan sonra saptanabilir.

Dramın ana yapısı Özel Durum, Oyun Kişisi, Eylem, Sonuç ve Karar aşamalarından oluşmaktadır. Tragedya ile tragedya sayılmayan oyunların ayrımı bu aşamaların taşıdığı özellikler açısından yapılır. Kahramanın eyleminin sonunda ortaya çıkan sonuç ve bu sonuca bağlı olarak oyun kahramanlarından seyirciye geçen heyecanın yoğunluğunu trajik olanın en belirleyici özelliği sayılmaktadır. Poetika’da bu aşamaya pathos denilmiştir. Aristotales pathos’u, Nicomachean Ehics adlı yapıtında, tutku, öfke, korku, cüret, kıskançlık, sevinç, dostluk, nefret, özlem, acıma gibi genelde zevk ve acı veren duygular olarak tanımlamıştır. Ancak tragedyada ölüm, yaralanma, acı çekme gibi olayların yaşandığı pathos sahnesinde seyirciye geçen heyecanlar özellikle korku ve acıma olarak adlandırılmıştır. Acıma kahramanın hak etmediği bir yıkıma uğramasından dolayı uyanan elcil bir duygu, korku ise aynı şeylerin kendi başına da gelebileceği endişesini ifade eden bencil bir duygudur. Seyirci bu iki zıt duyguyu bir arada yaşar. Aristotales’e göre bu heyecan patlaması öyle yoğundur ki, yaşanarak tüketilir ve katharsis denen arınma aşmasına ulaşılır. Aristotales seyircinin, oyunun sonunda gerçekleşen karar aşamasını en iyi biçimde algılayabilmesi ve değerlendirebilmesi için böyle bir arındırmadan geçmesini zorunlu kılmıştır. Antik yunan tragedyalarında oyunun yıkımla bitmesi zorunlu değildir.  Bununla beraber, tragedyada olayların mutlu başlayıp, yıkıma doğru gelişmesi ve sonuçta kahramanın büyük bir acı çekmesi doğru bir gelişim olarak kabul edilir. Tragedyayı, benzer bir süreci yaşatan diğer ciddi oyunlardan ayıran ayırıcı özelliğin oyunun sonunda gerçekleşen arınma olduğu da söylenir. Acıma ve korku gibi duygular seyircide bir tortu olarak  kalırsa, seyirci oyunu sonunda varılan kararı açık ve seçik olarak algılayamayacak, olayların üzerine çıkıp o yaşantıyı kuş bakışı değerlendiremeyecek, onların anlamı konusunda doğru bir yargıya ulaşamayacaktır.

Oyun kişisinin büyük acıyı tatması, seyircinin bundan etkilenerek bir heyecan sürecine girmesi, fakat daha sonra bu heyecanı tüketerek sağlıklı bir düşünme, sonuç çıkarma, karara varma aşamasına ulaşması tragedyanın asal özelliği sayıldığından, bu sürecin hangi koşullarda gerçekleşebileceğine dikkat etmemiz gerekmektedir. Nasıl bir özel durum, hangi özel nitelikleri taşıyan oyun kişisi  ve nasıl bir eylem seçilmelidir ki acı ve arınma ( patos ve katharsis ) gerçekleşebilsin.

Trajik olarak gerçekleşmesi için öncelikle baş oyun kişisinin üstün nitelikler taşıması gerekir. Onun için tragedyaların baş oyun kişisine kahraman demek adet olmuştur. Aristoteles tragedyayı tanımlarken kahramanın ortalamadan üstün  kişi olması gerektiği üzerinde durmuştur.Gene Poetika’da ifade edildiğine göre,kişinin yüksekten düşmesi daha etkili olacağı için kahramanın ortalamadan üstün olması yeğlenmelidir.Klasiklerde ortalamadan üstünlük soyluluğu ifade eder. Antik ve Klasik dönem tragedyalarında kahramanların kral soyundan kişiler olduğunu görürüz. Bu oyunlarda ortalamadan üstün olmak,aynı zamanda erdem sahibi olmak demektir.Tragedya kahramanının ahlak özellikleri üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.Tragedya kahramanı ortalama seyircinin uylaşıma vardığı toplumun genel geçer ölçütlerine mi uyar, yoksa toplumun   ideal olarak kabul ettiği daha yüksek değerleri mi savunur? Kahramanın benimsediği ahlak ölçüleri, akla, mantığa, uygulamada geçerli olana mı, yoksa geleneklere mi uygundur?  Kahramanın moral kimliği çevrenin etkisiyle mi, kalıtımsal eğilimlerle mi, yoksa kendi tutkularıyla mı şekillenmiştir?  Bütün bu kriterler göz önüne alınarak kahramanın sıradan bir kişi olup olmadığına karar verilmelidir.

İlginizi Çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir