Çağdaş Mimari

İlk ve Orta Çağ mimarisinin genel özellikleri kilise, mabet gibi dinî yapılardan izlenmektedir. Rönesans ve Barok Dönem mimarisinin genel özellikleri ise dinî yapıların yanında saray ve şatolarda görülmektedir.

19. yüzyılda sanayi devrimindeki gelişmelere bağlı olarak fabrikalar, istasyonlar, garajlar, uçak hangarları gibi binalar önem kazanmış, mimaride hızlı bir gelişme gözlenmiştir. Bu gelişme resmî binalar, ev, tiyatro ve kiliseler için de geçerli olmuştur.

1919’da Walter Gropius (Kopiyus, 1883-1969) tarafından Almanya’nın Weimar (Vaymar) kentinde kurulan mimarlık ve güzel sanatlar okulu Bauhaus, 20. yüzyıl modern mimarisinin oluşmasında etkili olmuştur. Bauhaus, sanatsal yetisi olan insanları, yaratıcı şekillenmeyi başaracak mimar, ressam ve el sanatçısı olarak yetiştirmeyi amaçlamıştır. Bauhaus’ta mimarlık, resim ve heykel alanında eğitim verilmiştir.

İki dünya savaşı arasındaki zaman, modern mimarlığın başlangıcı kabul edilir. Bu durum, günümüz insanının çalışma ve yaşam koşullarının teknik düzeyine uygun yeni mekân anlayışı geliştirme ihtiyacı ve mimarların yalın “gerçek” biçimler aramaları olarak iki nedene bağlanabilir. Mimarlar, bütün üretim yöntemlerini ve yeni yapı malzemelerini kullanarak sayısız uygulama olanağı bulmuştur. 19. yüzyılda yeni sanat hareketinde demir ile cam, yapı malzemesi ve süs ögesi olarak kullanılmasına Paris’te yapılan Eiffel Kulesi örnek gösterilebilir. Demir konstrüksiyonlar, cam, prefabrik yapı ögeleri ve betonarmenin kullanımı mimaride âdeta bir devrim başlatmıştır. Bu yeni malzeme ve teknikler sayesinde ağır duvarlar terk edilmiş, yapıyı çelik iskelet üzerine inşa etme yöntemi geliştirilmiştir.

Saydam dış cephe tasarımları, yani cam duvarların uygulanmaya başlanması mimarlığın düşlerinden birini gerçekleşmiştir. Bu yöntemle aynen heykel sanatında olduğu gibi binanın dışı iç mekâna bağlanmış ve ağır kitle etkisi azaltılmıştır. 19. yüzyıl sonunda demir ve camdan başka mimariye üçüncü bir yapı unsuru olarak giren beton, 20. yüzyıl mimari sanatında önemli bir yer tutmuştur. Kum, su ve çimentoyla karıştırılarak elde edilen beton, birkaç saatte sertleştiği ve önemli bir taşıma gücüne sahip olduğu için önceleri yalnızca yapıların temellerinde, sonraları da yatay kirişler ve tavanda kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla demir ve beton, mimarinin vazgeçilmez ögeleri olmuş, bu sayede dünyada sayısız farklılıkta tasarımla binalar inşa edilmiştir.

Çağdaş mimarinin bir diğer önemli özelliği de yapının çevresiyle ilişkisinin düşünülerek tasarlanmasıdır. Toplumsal yaşamda önemli bir yer tutan yapının çevreye uygun olması düşünülmüştür. Mimaride gerçekleştirilen yenilik ve gelişmeler, doğal olarak mobilya tasarımı ve endüstriyel seri üretimi de etkilemiştir.

20. yüzyılın mimarisinde yaptığı bina tasarımlarıyla yeni bir çığır açan İsviçreli mimar Le Corbusier (Lö Korbüziyi), villalar ve öğrenci yurtları yapmıştır. Tasarımlarında kütlesel inşa tekniklerini uygulayan mimar, kentsel sorunlara ilgi duymuştur. Tüm yerleşimlerin bloklarının parkların etrafında ve çok katlı olarak kurulmasını planlamıştır.

Çağdaş mimari tarihinde en çok üzerinde söz edilmesi gereken mimar, Alvar Aalto (Alto), mimaride akılcılığın katı kurallarının geçerli olduğu dönemde yumuşak, doğaya yakın biçimli çalışmalar yapmıştır. Onun eserlerinin şiirsel ve gizemli bir tarzı olduğu söylenebilir. Viipuri (Finlandiya) Kütüphanesi, Paimio (Paymiyo) Sanatoryomu ve Saynatsalo belediye binası önemli çalışmalarıdır.

ABD’li mimar Frank Lloyd Wright (Fırenk Liloyd Rayt)’ın 1937’de yaptığı “Çağlayan Üzerindeki Ev”, en ünlü eseridir. Bina, sahibinin romantik yapısını ortaya koyacak biçimde tasarlanmıştır. Yeşillikler arasından akan bir çağlayan üzerine yatay biçimde inşa edilen yapıda mekânlar, yatay yan kanatlara yerleştirilmiş, doğanın hareketliliğine uyulmuştur. Sanatçı, bu eserinden dolayı “modern mimarinin romantiği” olarak ünlenmiştir. Aslında doğa tutkusu da onun böyle ünlenmesinde etkili olmuştur. Çünkü o, doğaya anlam kazandıran bir peyzajcı gibi çalışmıştır.

20. yüzyılda dünyanın çeşitli merkezlerinde eserleri bulunan, İskandinavya’dan Arne Jacobsen (Arni Yakopsın), İtalya’dan Giuseppe Terragni (Cüseppe Terranni), Gio Ponti (Co Bonti), Japonya’dan Kenzo Tange, Venezuella’dan Carlos Villanueva (Karkos Vilanuva), Brezilya’dan Lucio Costa (Luçyo Kosta) ve Oscar (Oskar) Niemeyer, ABD’den Philip Johnson (Filip Cansın), modern mimarinin önemli temsilcileridir. Vuoksenniska Kilisesi’nde, birbiriyle hiç bağlantısı olmayan parçalarla organik bir bütünlük oluşturmayı başarmıştır. Sanatçının çalışmaları uluslararası alanda etkili olmuştur.

 

Kaynak: Çağdaş Dünya Sanatı, MEB, 2012.

You may also like...

1 Response

  1. Hasan Pekmezci dedi ki:

    Sanata Dair sanat meraklıları için güzel ve özlü anlatımıyla çok yararlı bir bilgilenme fırsatı sunuyor.,Candan kutluyorum.
    Hasan Pekmezci

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.