Sanatta Ölçümün Özgürleşmesi

Hafta arası herhangi bir gün bir sanat müzesine giden meraklı, girişten başlayan çeşitli koleksiyonlarla karşılaşır. Bunlar genel olarak çok eski dönemlerden başlar ve günümüze kadar “Sanat ” denen olayın tarihini yansıtırlar. Antik dönem, klasik gelenekler, hümanist görüş, Rönesans, Barok sanatlar, hepsi orda yer almışlardır. Ziyaretçi bunları seyrederken, meydana gelmiş olan değişimleri, gelişmeleri kolaylıkla izliyor, anlayabiliyordu. Modern çağlara geldiğinde Empresiyonizm’in parlaklığı, ışıldayışı gözlerini kamaştırır. Ama gene de bu tablolardaki aceleci çalışma ve amatör görünüş onu hafiften rahatsız etmiştir. Sonra “ Yeni sanat “ ın örneklerini, Postempresiyonistleri, Kübizm’i, Ekspresiyonizm’i, Soyut ve Sürrealist resimleri görünce kafasında alarm zilleri çalmaya başlar. Bir türlü anlayamadığı bir karışıklık karşısındadır. Duvarlardaki şiddetli renkler ve garip şekillerin saldırısı gözlerini oyacaktır. Daha önce tanık olduğu yumuşak ilerleyiş yerini dehşet saçan görüntülere  bırakmıştır. Geçmişin sanatlarında dönemlerin izlerini kolaylıkla anlamış,yirmi bin yılı birbirine bağlayan ve zaman zaman incelip kalınlaşan bağı hep hissetmiştir. Ama şimdi, kendi yaşadığı çağda yani her tür buluşun yapıldığı, her rüyanın gerçekleştiği çağda sanat iletişiminin tarihsel çizgisi kopmuştur. Önündeki resimlerin tümü son derece kişisel algılamaları,  duyguları şekillendirmektedir. Biomorfobhic, kinemorphic, Mecghauoorphic şekiller. Sanatta insan figürü, yirmi bin yıl uğraş verilerek geliştirilmiş bu konu şimdi yalnızca bir sayı, bir şifre, esrarengiz bir sembol, ilkel bir duygusallığın işareti şeklini almıştır. Günümüzde anatomik adamın sanatsal görünümü yok olmuştur.

Sanat 20 yüzyılda kritik bir geçiş dönemine girmiş bulunuyor. Görsel sanatlarla uğraşıp tarihte eşi görülmemiş bir güç birliği halini aldı. Bu kadar çeşitli sanat eylemi ile hiçbir zaman karşılaşmamıştır. Ticari sanat, çocuk sanatı, ilkel sanat, endüstriyel sanat, Teknik sanat, Psikolojik Sanat, Hobi Sanat, Amatör Sanat vb. vb… sanki yeni bir Rönesans yaşıyor, Sanat üretiminde muazzam bir olayla karşılaşıyoruz. On altıncı yüzyıl insanlarını hummalı araştırma ve çeşitli buluşları sonucu bütün dünya insanları iletişim içine girdiler ve bunun sonucu bilinmeyen yerlerden batı dünyasına tanınmamış sanat eserleri geldi. Bunlar incelenmekte, algılanmakta. Yeryüzünün keşfi artık bitti, ama onun kültürel keşfi devam ediyor. Ne var ki, bu günün yani yirminci yüzyılın sanatçısı bir çelişki ve düzensizlik içinde. Araştıracağı koca bir sanat alemi varken kendisi amaçsız görünmekte. Pusulasını bir kenara attı, ölçüleri, standartları, tanımlamaları hiçe sayıyordu.

Eğer bilimin görevi bize evrenin etkinliklerini anlatmaksa, o zaman insanın ilerlemesinde en büyük güç yine bilimdir. Ama ne yazık ki  sanatçı için bilim kendi dünyasına yapılmış bir istila, bir engel bir müdehaledir.  O, bir bilim adamını entelektüel bir araç, dakik, mantıklı, matematik, mekanik bir alet olarak görür. Kendisi ise hissediş duygu ilham ve sezgidir. Sonuç olarak sanatçı bilimi yansıtılmasından dışlar. Onun düşüncesine göre sanat bilimden arınmış olmalıdır. Çünkü sanat alelade şeyleri büyütüp koca bir fare kapanı icat etmek peşindeyken kendisi, yani estet, toplumun yüksek estetik sorunlarını, güzel sanatları temsil etmektedir. Elbette bu düşünce çok yanlış. Böyle düşünülecek olursa bir işe yaramayan yarı aç bohem, el çabukluğu marifet, göz boyama ile saygın bir entelektüel oluyor ve basit halkın uğraşlar vererek erişemediği sosyal paye ve zirveye yerleşip aşağısındaki bayağılıkları seyrediyor.

Bu yanlışlığın kanıtı modern yaşamın her alnındaki yenilik ve ilerlemede bilimin daima yapıcı olarak ön plana çıkmasıdır; sadece görsel sanatlar bunun dışında kalmakta. Genel olarak insanlarda yerleşmiş bir kanı vardır, o da sanat ile bilimin ayrı şeyler olduklarının kanısıdır. Bu kanı gerçeğin tam tersi, bir aldanış, yaşamdan uzaklaşmadır. Bilim ile sanatın birbirlerinden kopmaları hiç bugün ki kadar belirli olmamıştır ve buda sanatın bir iletişim aracı oluşundaki devamlılığının sarsılmasından 100 yıl sonraya rastlar. Empresiyonist başkaldırı ne yazık ki güzel sanatlar akademisinin katı, tutarcı, kuramları yenecek güçte olmadı. 20 yıl boş çabalardan ve toplum dışı itilmekten ölüp gittiğinde resim yüzeyinin derinliği kısır bir düzey oldu. Manzara resimleri iki boyutlu dekoratif şekiller halini aldılar. Titreyen nabzı hissedilen insan bedeni kuruyup entelektüel bir yapay nesne oldu. Sanatçının insan ruhunu algılayan duygusal gücü sadece endişe, umutsuzluk, tahrik anlarının sembolik görüntülerini vermekle kaldı. Empresiyonistlerden sonra gelenler “anlık” olanı “kişisel” olanı yakalayacağız düşüncesiyle mekansal yapı ve şekillerden uzaklaştılar. Daha önceki form, değer, renk ve resim kavramlarını umursamadılar, “Akademizm” i toptan reddettiler. Ve akademizmden nefretleri yüzünden elli bin yılda özenle geliştirilmiş sanatın bilimsel mirasının kökünü kısa zamanda kazıdılar.

“Güzel Sanatlar”ın farklı bir kavram olduğunu iddia ettiler ve topluma onun yeni bir tanımlamasını yaptılar. Bu tanımlama alışılmış akademik ya da ticari sanat anlayışından farklı idi. Toplumun  o çağdaki kuşağına ve sanatla uğraşanlara “sanat”ın bilimsel disiplininin üstünde her türlü katı tanımlama ve kriter dışında olduğu düşüncesini savundular. İnsan yaşamında sanat yoluyla iletişim sağlamayı akademik bir bayağılık olarak kabul ettiler ve bunu nefretle karşıladılar. “Kısır”, “Mekanik”, “Akademik” olan çarpıklık idi, hile idi. böylece güzel sanat üretenler gerçeğe sırtlarını dönmüş oldular.

Oysa sanatın nabzı yaşamın nabzında atar. Biri diğerinin ayrılmaz tamamlayıcısıdır. Yaratmak, deneylerin sentezini yapmak sanatta asıl olandır. Bu nedenle sanat, yaşama bağlı kalmak zorundadır. Bugünün sanatının her zamankinden fazla müşterek deneylerin paylaşımına, genel bir anlaşmaya ihtiyacı vardır. Oysa hiçbir zaman bugünkü kadar çeşitli sanat anlayışına rastlanmadı. Empresiyonizm ile başlarsak belli başlılarını saymak bir fikir vermek için yeterli. Puantizm, neoempresiyonizm, Postempresiyonizm, Fovizm, Kübizm (analik, sentetik), Ekspresiyonizm (üç ayrı okul, hatta fazla), Orfizm, Sürrealizm, Soyut, Dadaizm, Fütürizm, Nonobjektivizm, Dinamizm, Soyut ekspresiyonizm, Soyut sürealizm, Mobil’l’r, Stabil’l’r vb. vb… Liste neredeyse sonsuz. Eğer bütün bu  üretilen çalışmalara şöyle bir göz atacak olursak “doku” ile ilgilenen sayısız denemelere rastlarız. Bir sonuca varmayan şekiller, hacimler,form’lar, artı ve eksi mekan, çizgi ve mekan gerilimi, renkte kontrast, çizgi çeşitlemeleri, eski ve yeni sanatı bağdaştırma çabaları, hücre yapısı, vb. Çoğu ince ve değerli çalışmalar yapanın dışındakileri ilgilendirmeyen, yönlendirmeyen çabalar. Bütün çağların sanatlarında mihenk taşı olan insan görünüşü, insanoğlunun moral ve sosyal istekleriyle bugünün sanatçısının başa çıkamayışının görsel bir işareti oldu. Şimdi insan figürü huzursuz, yalnız kalmış, dayanaktan yoksun günümüz sanatçısının sembolü olmaktan başka bir şey değil.

Çağımızın sanat dünyasında belki de en rahatsız edici nokta sanatla uğraşmakta olanların “Sanat nedir?” sorusuna kaygısız kalmaları, açık ve seçik bir tanımlama getirmeyişleridir. Kaçamak cevaplar, inandırıcı olmayan yorumlar ya da karşı koymalar, doğrudan cevap veremeyişler günümüz sanatında büyük bir kriz oluşunun kanıtları. Bilimsel-Teknik-Araştırmacı bir çağda yaşadığımız için açıklama,  belirtme, tanımlamalara gereksinme duymaktayız. Toplumsal yapının her alanında incelemeler ve araştırmalar yapıyoruz ama Güzel Sanatlar’da  bu çabayı gösteremiyoruz. Evet, neden sanat deyince birden çevreyi duygusal bir sis kaplıyor, zihinlerimiz duraklıyor. O muazzam kültür birikimi incelenmeyip adeta bir batağın içinde kalıyor ? Üslup, Zevk, Duygu, Sezgi, İlham, Yaratıcılık gibi sözcüklerin pek açık anlamları yok. Bunlar, genelde sanatla uğraşanların tapınak töreni sözcükleri. Sanat sözcüğü sanki mukaddes bir ibadethane, ancak sanatla uğraşanlara kapısı açık olan soyut, erişilmez bir mabet. Oysa Thucidides’in kısaca dediği gibi. “ Günlük sözcükler anlam ve tanımlamalarını yitirdikleri an orada bir bunalım vardır”. Bu düşünceden çıkarak sanat tanımlamaları inandırıcı güçlerini kaybettikleri zaman sanatçı, sanat dünyası, bütün bir düşünsel çaba çelişki içine düşüyor diyebiliriz. Artık o, kültürün kayıp dünyası, ıssız bir çöl oluyor.

Bugünün sanatı öyle bir durum  aldı ki, amatörler de, yeni başlayanlar da hiçbir eğitim, hazırlık ve ön çalışma yapmadan hemen işe başlayabiliyor. Galeride ise amatörlerin yaptıkları yılların ustalarının yaptıklarıyla eşit şekilde rekabet edebiliyorlar ve seyredenler, hatta  eleştirmenler kötü sanat ile iyi sanatı birbirinden ayıramıyorlar. Eğer profesyonel kendi durumunu,  otoritesini, kurallarını koruyamazsa amatör olan elbette kolaylıkla onun yerini alır ve sanatta kaos başlar. Sanatçının kendisini kontrol edebilmesi ve toplumdaki saygın yerini alabilmesi için sanat ile bilim arasındaki ikili bağın da yeniden kurulması gerekiyor. Karmaşık tanımlamaları gözden geçirmek, herkesin anlayacağı duruma getirmek kaçınılmaz oldu. Her şeyden önce de şu eski  “Sanat” sözcüğünü yeniden ele alıp çağımızdaki diğer müspet kültür etkinlikleriyle eşit duruma gelecek açıklamasını ve değerlendirmesini yapmalıyız.  Sanat sözcüğü günümüz insanı için Fizik, Mühendislik, Mimarlık, Tıp, Cerrahlık, Bakterioloji yada Biftek, Patates, Çörek, sözcükleri kadar açık bir anlam taşımalı. Sanat sözcüğü iletmek istediği düşünce, kavramdan sorumlu olmalı, sanatçının çağını, bütünlüğünü, moral değerlerini, ve  insan ilerlemesindeki demokratik idealleri belirtmeli. İfade gücü olan bir form’un  meydana gelişindeki hüneri, beceriyi, ve düşünceyi anlatabilmeli ve en önemlisi, bütün bu yaratıcı değerlerin kontrol faktörü Toplum-İnsan-Bilim ilişkilerinden kaynaklanmalı. Bu ille de sanatçının çevresini tek bir açıdan görmesi, belirlenmiş kural, usul ve doğmalara körü körüne boyun eğmesi anlamına gelmez. Ama ondan, günümüzde geçerli müspet değer, kural, geleneklere de sırt çevirmemesini ister. Socrates’in dediği gibi, kuralların doğasını anlamamız için önce doğanın kuralını anlamalıyız.

Sanatın özgürlükçü ilkesinin temeli işte bu iki güçte yatar. İnsan ve doğa, doğa ve insan. Bu ilişki entelektüel vizyonun alanını genişletir ve yargı yeteneğini saflaştırır. Eğer bilim ve sanat ikilisini. Rönesans döneminde olduğu gibi, bugünde değerine inanıyorsak ona herkesin anlayabileceği kriter ve standartları getirmeliyiz. Alt yapı olarak ta geçmiş ile bazı bağları yeniden kurmalıyız. Bugünde geçerli ve canlı olan gelenekleri ele almalıyız.

Sanatı yeni bilimlere körü körüne bağlamakta yeterli olmuyor. Bu yöntemle yapılanlar yüzeysel, sözde bilimsel, esasen teğet geçen icatlar oluyor. Bu ölçülere göre yapılan sanat zengin amatörlerin oyuncağı haline geliyor ve bu ara gerçek yaratıcı yaşam savaşı vermeye devam ediyor.

Bütün bu savlar sonucu “Sanat”ın yeni tanımlamasını yapmak zorunluluğu kabul edilirse insan bedeninin anatomisini de yeniden ele almak gerekecektir. Elbette ele alınacak olan  Vesalius’un anatomisi olmayacak. O, tarihteki şanslı yerde kalsın. Yirminci yüzyılın sonunda ancak “sanatsal anatomi” üzerinde çalışmalar gerekir. Bedenin anatomik biçimi yaşayan biçimin dinamikleri, hareket halindeki hacimlerin ilişkilerini tıp öğrencisine değil, sanat öğrencisine öğretecektir. Günümüzün çok hızlı değişen dünyasında yaratıcı sanatçı bu tempoya cevap vermek zorundadır. Bunun içinde insanlığın köklerine inip bilimin sıcak dostluğu ile ve kendi çevresi ile uyum içinde olmalıdır. Bu kitap, neler yapılırsa yapılsın, ne değerde olursa olsunlar, yapılanların insan bedenine, sanat ahlakına, bilimsel ilkelere ve en önemlisi, insanlık amacına uygun yapmasını öneriyor.

İlginizi Çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir