Soyut Ekspresyonizm (Soyut Dışavurumculuk) Nedir, Ne Demektir?

Dışavurumculuk, 1905’te Almanya’da ortaya çıkan ve 1925’e kadar devam eden bir akımdır.

Soyut dışavurum tanımlamasında “dışavurum” sözcüğünün açıklanması gereklidir. Soyut dışavurumculuğun alt yapısını, dışavurumculuk sanat akımının oluşturduğu söylenebilir.

Her iki akımın da en belirgin ortak noktalarından biri, içten gelirliği ve protest yapılanmayı bünyelerinde barındırmasıdır. Soyut dışavurumculuğun çıkış kaynaklarından önemli bir nokta da Vassily Kandinsky’nin temsil ettiği estetik anlayıştır. 1920’li yıllarda New York’ta gündeme gelen soyut dışavurumculuk tanımı, ilk olarak Kandinsky’nin soyut resimlerinin açıklanmasında kullanılmıştır.

Soyut dışavurumculuk, hem Avrupa, hem de Amerika kaynaklarından beslenen ilk sanat hareketidir. Akımın gelişmesinde Avrupa’dan Nazilerden kaçarak ABD’ye sığınan Max Ernst, Roberto Matta ve Andre Mason (Meysın) gibi sanatçılar etkili olmuştur. Soyut dışavurumculuğun kökleri, Van Gogh, Kandinsky, Paul Klee ve Matisse gibi sanatçılara dayandırılabilir. Bir üsluptan çok bir tavır olan soyut dışavurumcu sanat, 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasını kapsayan 1940-1950 yılları arasında olgunlaşmıştır.

Soyut dışavurumculuk akımının temel kuramcıları Clement Greenberg (Kılement Gırinberk) ve Harold Rosenberg (Herılt Rozenberk), Alman dışavurumuyla olası bir karışıklığı önlemek için farklı adlandırmalara yönelmiştir. Soyut dışavurumculuk için Greenberg, “Amerikan stilli resim” ve “resimsel soyutlama”yı, Rosenberg ise “aksiyon resmi” tanımını kullanmıştır.

Soyut dışavurumculuk köklerini, romantik manzara ressamı Turner’dan almış, Monet gibi bir izlenimciden geçirmiş, fovist ve dışavurumculardan etkilenmiş, gerçeküstücülere yaklaşmış ve 1940’lı yıllarda birinci kuşak soyut dışavurumculuk oluşturmuştur. Sonrasında da bu akım ikinci kuşak soyut dışavurumcularla zamanımıza dek varlığını korumuştur.

Birinci Kuşak Soyut Dışavurumculuk

Birinci kuşak, soyut dışavurumculuğun temelini kuran sanatçılardan oluşmuştur. Franz Kline (Fırenz Kılayn), Robert Motherwell (Madırvıl), Mark Tobey (Tabiy), Hans Hofmann (Hofmın), Mark Rothko (Rotko)’nun da aralarında olduğu çoğu ABD’li sanatçı ile Hollandalı Williem de Kooning (Vılyım dö Kuning) ve Fransız Jean Fautrier (Cin Futhiye) ilk akla gelenlerdir.

Birinci kuşak soyut dışavurumculuk, başını Jin Paul Sartre (Can Pol Sartır)’ın çektiği varoluşçulukla temellenmiştir.

Varoluşçuluk felsefesinin önemli ve manifesto nitelikli çıkışlarından biri olan “Yalnızca insan, var olanın (kendisinin) sınırlarını aşıp varlığa adım atabilir.” görüşünü benimsenmiştir. Buna bağlı olarak bütün soyut dışavurumcular, malzemeleri yanlarına alarak yaptıkları resimlerle baş başa kalmış ve özgür isteme bağlı yapıtlar ortaya koymuşlardır. Özellikle aksiyon sanatına yakın duran sanatçılar, tüm saldırgan davranışlarını dışavurarak olağanca özgürlükle doğal davranabilmiştir. Sürme, püskürtme, akıtma, leke atma, boya değdirme vb. uygulamalarla sanatlarına içselliklerini yansıtmıştır.

İkinci Kuşak Soyut Dışavurumculuk

Soyut dışavurumcuğa göre sanat yapıtını anlayabilmenin yolu, insanı anlayabilmekten geçmektedir. Soyut dışavurumcu her sanatçı, çalışmalarında önce kendini bulmaya çalışmıştır. Bir düşünür gibi yaptığı resimlerde felsefi bir dil oluşturmuştur.

Çağdaş süreç içinde soyut dışavurumculuğun nasıl kabuk değiştirdiğini gösteren ve çalışmalarıyla farklılıklarını ortaya koyan Sam Francis (Sem Fırensis), Joan Mitchell (Con Miçıl), Elaine (Eleyn) de Kooning, Helen Frankenthaler (Helın Fırenkentılır), Gerhard Richter (Rihter) ve Markus (Marküs) Lüpertz ikinci kuşak içinde yer almıştır.

İkinci kuşak sanatçılarından Jackson Pollock (Ceksın Polok) kendiyle özdeşleşen ve “aksiyon sanatı” adı verilen üslupta damlatma, akıtma, sürtme gibi plastik eylemler kullanmıştır. Sanatçı, boya ile doku oluştururken kompozisyonlarında beyaza tanıdığı olanakla hem beyaz dışındaki renkleri hem de beyazı öne çıkarmıştır.

Almanların, önemli soyut dışavurumcu sanatçılarından biri Markus Lüpertz ise çalışmalarında farklı bir yüzey değerlendirmesine yönelmiştir. Sanatçı, serbest fırça sürüşleriyle duygularını dışa vurmuştur.

20. yüzyıl Alman sanatından Paul Klee (1879-1940), birinci kuşak dışavurumcularla ikinci kuşak arasında bir köprü niteliğindedir. Sanatçı, Almanya’nın 20. yüzyıl sanatına damgasını vurmuş bir Bauhauslu olarak dikkat çekmiştir. Genellikle inşaacı bir tavırdan yana görünen sanatçı, zaman zaman iç coşkusunu da yansıtmıştır. Klee’nin Van Gogh ve Cezanne gibi “dışavurum” ve “yapı” anlayışlarıyla ön plana çıkan iki sanatçıyı benimsemesi de önemlidir.

Soyut dışavurumcu tavrın ikinci kuşak yapıtlarının sergilendiği ve çoğunluğu 1950 sonrasına ait tüm çalışmalarda Klee’den bir esinti bulmak mümkündür. Bu yaklaşımın ipuçlarını Werner Haftmann’ın eserleri vermektedir.

Birinci kuşak dışavurumculuktan ikinci kuşak soyut dışavurumcu disipline giden yolda önemli bir yapı taşı da Ernst Wilhelm Nay (1902-1968)’dır. Sanatçı, yeni dışavurumcu disipline hizmet eden çalışmalarında soyutlamalar yapmıştır. Sanatçı, sık dokusal boyutları kullanarak kendince ilginç bir taşist yapılanma ortaya koymuştur. Renkçi yapısı, kimi yapıtlarında “Delaunay Estetiği”ni hatırlatmaktadır. Hatta “Edward Munch estetiği”ni de severek değerlendiren sanatçı, dışavurumculuğa ne kadar yaklaştığının ipuçlarını vermiştir. Schimidt Rottluff’tan da etkilenen Nay; soyut, kübist ve dışavurumcu değerler üzerinde yoğunlaşmıştır.

Soyut dışavurumculuğun bir akım ve tavır olarak hem yeni dışavurumculuk akımına hem de günümüzde etkin olan sanat anlayışına yakın olduğu söylenebilir. Bir akımın içinde bir başka akım, üslup ve tavrın etkisi her zaman hissedilmektedir. Yani çoğullaşmanın yanı sıra özellikle akım ve üsluplarda birbirinin etki alanlarına giriş çıkışlar söz konusudur.

 

Kaynak: Çağdaş Dünya Sanatı, MEB, 2012.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.