Türk Çini – Seramik Sanatının Özellikleri

Türk Çini Sanatının Tarihsel Gelişimi

Çini, pişirilmiş toprak zemine çeşitli boyalarla çizilen geleneksel motiflerin üzerinin sırlanması ile oluşan bir el sanatıdır. Uygurların yerleşim yerlerinden olan Hoço’da yapılan kazılarda bulunan parça çiniler, Uygurlardan itibaren Türklerin çini sanatı ile ilgilendiklerini göstermektedir. Karahanlı ve Gaznelilerin de mimaride çini kullandıkları kazılarda elde edilen buluntulardan anlaşılmaktadır. Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerinde ise Türk çini sanatı büyük gelişme göstermiştir.

Selçuklu Dönemi Çini Sanatı

Çininin mimaride kullanılmasının ilk örnekleri, Büyük Selçuklu Devri’nde görülse de, çini sanatındaki asıl büyük gelişme 13. yüzyılda Anadolu Selçuklu mimarisinin zirveye ulaştığı dönemde gerçekleşmiştir. Bu dönemde cami, medrese, türbe ve saray gibi mimari yapıların duvarları çinilerle bezenmiştir. İç mekânlarda firuze, lacivert, yeşil ve mor renkli çiniler kullanılırken, dış cephelerde sırlı veya sırsız tuğlalar kullanılmıştır. Anadolu çini sanatında sıraltı ve sırüstü adı verilen iki farklı sırlama ve renklendirme tekniği kullanan Selçuklu sanatkârları özellikle hayvan tasvirlerinde çok başarılı olmuşlardır. Anadolu Selçukluları cami mihraplarında, kubbe kasnaklarında, minarelerde ve saraylarda bol miktarda çini kullanmıştır. Beyşehir’deki Kubadabad Sarayı kazılarında bulunan sekiz köşeli yıldız ve haçvari figürlü çini levhalar Anadolu Selçuklu Dönemi’nin en güzel örnekleridir. Bu çini levhalar, sıraltına boyama ve sır üstüne madenî parıltı veren perdah tekniği ile yapılmıştır.

Konya Alaaddin Camii ile Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nin çini mozaik tekniğinde yapılan mihrapları Anadolu Selçuklu çini sanatının diğer önemli örneklerindendir. Ayrıca Sivas’ta bulunan Keykavus Şifahanesi’ndeki türbe, Malatya Ulu Camii, Sivas Gök Medrese, Konya Karatay Medresesi çinileri Selçuklu Dönemi’nde çini sanatının ulaştığı ileri seviyeyi göstermektedir.

Osmanlı Dönemi Çini Sanatı

Selçuklular Dönemi’nde çini üretim merkezi olan Konya’nın yerini, 15.yüzyıldan itibaren başta İznik olmak üzere Kütahya, Bursa ve İstanbul gibi merkezler almıştır. Bursa Yeşil Camii ve Yeşil Türbe ile başlayan Osmanlı çini sanatı, farklı renkteki sırların birbirine karıştırılmadan aynı yüzeyde kullanıldığı renkli sır tekniği ile mozaik çini tekniğini birleştirmiştir. Erken Dönem Osmanlı çini sanatında görülen bir diğer yenilik sıraltı tekniğinde mavi-beyaz çini üretimidir. Bursa Yeşil Külliye’de sırlı tuğlalar, çini mozaik tekniği ile beraber kullanımlarıyla dikkat çekerken İznik Yeşil Camii minaresinin sırlı tuğla bezemeleri dönemin güzel örneklerindendir. 1436’da Edirne’de yapılan Muradiye Camii’nde geleneksel çini süslemelerinin yanında yeni çini teknikleri de uygulanmıştır. Çini mozaik tekniğinin uygulandığı son mimari örnek Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı Sarayı içinde inşa ettirdiği Çinili Köşk’tür. Renkli sır tekniğinin İstanbul’daki son örneği ise 1548 tarihli Şehzade Mehmet Türbesi’dir.

16. yüzyılın ilk yarısından itibaren sıraltı tekniğinin uygulandığı iç ve dış mekânlarda çoğunlukla İznik’te üretilen çinilerin kullanıldığı görülmektedir. Bu tarihten itibaren yüzyılı aşkın bir süre İznik, Osmanlının en önemli çini ve seramik merkezi olmuştur. Sert ve kaliteli beyaz hamur, pürüzsüz bir yüzey, şeffaf ve kırmızı sır 16. yüzyılın ikinci yarısında İznik seramiklerinin karakteristik özelliği olmuştur.

16. yüzyılın ortalarından itibaren renkli sır tekniği terk edilmiş, çinicilikte sıraltı tekniği hâkim olmuştur. Çini sanatında renk ve motif özelliklerinin ön plana çıktığı bu dönemin en büyük yeniliklerinden biri de çinide parlak mercan kırmızısının kullanılmaya başlanmasıdır. Firuze, mavi, yeşil, kırmızı, açık lacivert, beyaz ve bazen görülen siyahla birlikte yedi rengin sır altına uygulanması ileri bir aşamadır. Kullanılan renk ve tekniğin değişimine paralel olarak motiflerde de çeşitlilik görülmektedir. Lale, sümbül, karanfil, narçiçeği, şakayık, erik ve kiraz dalları ile hançer gibi kıvrılan iri yapraklar en sık kullanılan motiflerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme döneminde İznik çinilerinde üretim giderek kalitesini yitirmiş, üretim 18. yüzyılda tamamen sona ermiştir.

İznik atölyelerinin gerilemesiyle birlikte, eski bir seramik üretim merkezi olan Kütahya’ya çini sipariş edilmeye başlanmıştır. Kütahya çinilerinde hamur farklılığının yanısıra, desenlerde üslup farklılıkları dikkat çekmektedir. İznik çinilerinin görkeminden uzak olmakla birlikte, sarı renk tonlarının belirginleştiği bu çiniler, Üsküdar Yeni Valide Camii, Kütahya Hisarbey Camii ve Topkapı Sarayı’nda çok fazla kullanılmıştır. Çiniler dışında aynı dönemde üretilen seramikler de gerek form gerek renk kullanımı açısından İznik seramiklerinden farklıdır. Kütahya seramiklerinde beyaz çamur ve sıraltı tekniği benimsenmiştir. 18. yüzyılda Kütahya’da üretilen seramiklerde yeşil, kobalt, turkuaz ve kırmızının yanısıra sarı ve mor gibi renkler de kullanılmıştır. Beyaz ya da krem renkli, beyaz astarlı, çoğunlukla şeffaf sırlı bu seramiklerde; stilize edilmiş bitkisel motifler, insan ve hayvan figürleri, dinsel yazılar tasvir edilmiştir. Üretilen formlar ise küçük tabaklar, fincanlar, mataralar, gülabdanlar, yüzey karoları ve askı toplarıdır. Sadece renk ve desen bakımından değil, form bakımından da etkileyici bir zarafete sahip olan Kütahya çini ve seramik üslubu Türk seramik sanatının yarattığı son orijinal üslup olarak kabul edilmektedir. 19. yüzyıla gelindiğinde, gerek yapı etkinliğinin giderek azalması gerek hamur ve bezeme açısından kalitenin düşmesi sonucunda Kütahya çiniciliği de gerilemeye başlamıştır. Yüzyılın sonunda ise neredeyse tamamen yok olmuştur.

Çanakkale seramikleri, gerek üslup, gerek desen ve renk açısından Türk seramik sanatına büyük yenilikler getirmiştir. Kaba kırmızı, ender olarak da bej hamurlu, sıraltı tekniğiyle bezeli Çanakkale seramikleri ilginç desenleriyle dikkat çekmektedir. 17. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar İznik ve Kütahya seramiklerinden oldukça farklı biçim ve sırlama anlayışlarıyla çeşitli özgün örnekler ortaya konulmuştur. Çanakkale seramiklerinin önemli bir özelliği de ürün çeşitliliğidir. Küp, ibrik, testi, vazo, şekerlik, saksı, mangal, çömlek, tabak, matara, şamdan, şerbet bardakları, lamba, hokka, demlik, hayvan veya insan biçimli dekoratif ürünler gibi çok çeşitli seramikler yapılmıştır.

1892’de Sultan II.Abdülhamit’in isteği üzerine, Yıldız Sarayı’nın bahçesinde açılan porselen imalathanesinde ay-yıldız damgalı porselenler hem sarayın ihtiyaçlarını karşılamak hem de yabancı elçi ve hükümdarlara seçkin armağanlar vermek amacıyla üretilmiştir. Son derece dekoratif parçalar, tabaklar, vazolar, levhalar çoğunlukla büyüleyici İstanbul manzaralarıyla süslenmiştir. İmalathanede yapılan porselenlerin içinde padişah portresi veya tuğrasının resmedildiği örnekler de vardır. Yıldız Porselen Fabrikası, 1909’da II. Abdülhamit’in tahttan inmesiyle kapanmıştır.

Cumhuriyet’in ilanından 1929 yılına kadar seramik sanatı ve endüstrisi alanında önemli bir gelişme kaydedilmemiştir. 1929’da Sanayiinefise Mektebinde Seramik ve Türk Çiniciliği Atölyesi kurulmuştur. Cumhuriyet ile Türk seramik sanatı yepyeni bir döneme girmiş ve eski Anadolu medeniyetleri ile Türk-İslam geleneğinden gelen birikimi harmanlayarak gelişimini sürdürmüştür. Günümüzde çağdaş Türk seramik sanatı ve endüstrisi, Anadolu ve Türk kültür tarihinin birikimiyle gelişimini sürdürmektedir.

 

Kaynak: Sanat Tarihi, MEB, 2018.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.